Ara 07 2009
Kornea nakli ne zaman yapılır?
Bu durum hemen herkesin başına gelebilir
Diğer bir durum; eğer korneada yaralanma, derin doku kaybı olduysa yine kornea nakli gerekebilir. Diyelim ki bir trafik kazası sonucunda cam parçaları dokunun içine girdi. O zaman da korneanın tekrar eski haline getirilebilmesi için eksik parçaların, eksik bir bölümün tamamlanması lazım. Yani belli bir metrekare örtü koymak ya da cam koymak lazım, bir arabanın camı gibi. İşte bu durum acildir. Bu durumda uygun kornea bulunamazsa geçici başka dokular kullanılabilir. Bunun dışında korneanın keratakonus dediğimiz bir hastalığı var. Bu hastalıkta, kornea, koni gibi bir şekle dönüşüyor. Aslında küreden bir parça gibi yuvarlak olması gerekirken, bu hastalıkta inceliyor ve koni gibi oluyor, sivriliyor ve bu da delinme tehlikesi yaratıyor. Bir enfeksiyon değil, ama korneanın yapısının ince olmasından dolayı acilen kornea nakli yapmak gerekebilir. Bunun dışındaki nakil sebepleri acil değildir, ama bir an önce insanın hayatına devam edebilmesi, görmesi, okumayı öğrenmesi, okula gitmesi, gözünün tembel olmaması, çalışması için kornea naklini, herhangi bir bulanıklık olduğu zaman yapmak gerekir. Ama tabii bunlar saatler içerisinde yapılması gereken acil durumlar değildir.
Kornea naklinden sonra, organ reddinde olduğu gibi doku reddi olabiliyor mu?
Olabiliyor, ama daha az görülüyor, çünkü korneanın damarı yok. Damar olmadığı için o kişinin genetik özelligine bağlı maddeler korneaya kolaylıkla ulaşamıyor. Bu yüzden kornea reddi, kalp reddinden daha seyrek görülen bir durum, çünkü orada kan damarı olmadığı için bu maddeler; yani kişinin kişiliğini tanımlayan maddeler, korneaya çok daha az geçiyor ve çok daha az ret olasılığı görülüyor. Buna ek olarak, yeni ilaçlarla, reddi daha kolay durdurabiliyoruz. Ancak kornea naklinden ancak bir yıl sonra esas görmeye ulaşılabiliyor, çünkü nasıl ki kazılan toprağın yerine yerleşmesi zaman alıyorsa, korneanın da tam yerine kaynaması, yerleşmesi zaman alıyor. Ve de aynı netlikte tekrar göstermeye başlaması ancak bir süre sonra olabiliyor. Yani aslında zor, uzun ve önemli bir işlem bu. O nedenle de kornea bankaları çok önemli. Çünkü bu zor işlem yapılırken kullanılan yeni korneanın uygun olması gerekli. Tabii bu arada hemen eklemem gerekiyor, göz nakli diye bir işlem yok, aslında yapılan sadece kornea nakli.
Doku uyuşmazlığı konusunda başka neler söylemek istersiniz?
Bu istenmeyen durumun gerçekleşmesini mümkün olduğu kadar aza indirmek için kornea bankalarından kornea isterken, kişilerin dokusal özelliklerini söylüyoruz. Ama bunlar dediğim gibi böbrekteki gibi tam oturması gereken özellikler değil. Önemli olan yaş, yaşın uyması.
Yaş önemli, öyle mi?
Evet, kornea naklinde alıcı ile vericinin yaşının da tutması gerekiyor.
Korneanızı koruyabilirsiniz
Aslında gözümüz birçok tehlikeye açık, değil mi?
Elbette! Mesela arabalarda kemer takmak o kadar, o kadar önemli ki! Kemer takmadığımız zaman bir kaza geçirdiğimizde, ilk olarak öndeki cama kafamızı vuruyoruz. Hele bazen ön koltuğa çocuk oturtturulduğunda, kişi sanki kendini korumak için çocuğunu oturtmuş gibi oluyor. Ya da kucağına oturtuyor. Çünkü ilk kaza anında arkadan veya önden kim vurursa vursun, cama ilk vuracak olan çocuğun kafası ve dolayısıyla gözü oluyor. İnanılmaz bir durum bu.
Nasıl yapıyorlar anlamak güç sahiden
“Ben tutuyorum” diyor. Ne kadar tutulursa tutulsun, bir kemer kadar sağlam tutmaya imkan yok. Bazen de şoför kucağına oturtuyor, çocuk direksiyon ile kendisinin arasında kalıyor. Yani bunlar çok tehlikeli durumlar tabii. Bütün bunların dışında, zaten kazanın nereden geleceği belli olmuyor. Ama “geliyorum” diyenler var elbette.
Dünyaya açılan penceremizi, yani korneamızı konuşmaya devam ediyoruz. Korneamızı korumak için ekstra önlem alabilir miyiz?
Evet! Korneayı korumak için bir; eğer riskli bir işte çalışıyorsanız, gözlük takmanız gerekir, mesela kaynak işiyle uğraşıyorsanız, araba tamircisiyseniz ya da odun kesiyorsanız, yaptığınız iş sırasında gözünüze bir parça sıçrayacak gibiyse, mutlaka gözlük takmanız lazım. Bunun yanı sıra, enfeksiyonlara açık bir ortamda çalışıyorsanız, mesela hemşireyseniz, hekimseniz, cerrahsanız gene mümkün olduğu kadar gözlükle çalışmanız gerekir, yani etrafta risk varsa, riski engellemek için gözlük takmak şart. Bunların dışında, çocukların havai fişek, çatapat veyahut da küçük bir boru içinden üfleyerek birbirlerine kıvrılmış kâğıt atmalarını, sapanla oynamalarını engellemek lazım. Ben o minicik kıvrılmış kâğıtla delinmiş kornea ve hatta göz merceği gördüm.
O kadar tehlikeli
O kadar tehlikeli. Bütün bunları önlemek için ailelerin dikkatli olmaları ve eğitim şart. Bunlar risk ise, riskleri ortadan kaldırmak için ya bunları yapmayacağız ya da işimiz gereği mutlaka yapmak zorundaysak, gözlük takacağız. Bunun dışında korneamızı korumak için yapmamız gereken, tabii ki kavgadan, yumruklardan veya her türlü travmadan uzak durmak.
Yani barış
Evet, göz ve kornea sağlığı için barış şart.
Oca 13 2009
Şifa Kaynağı Bir Bitki: Zeytin ve zeytinyağı
“İncire ve zeytine andolsun.” (Tin Suresi, 1)
Zeytin… Sahip olduğu besin değeri ile insan sağlığını koruyan bir mucize…
Çok eski çağlardan bu yana tüketilen zeytin, zamanla önemini daha da arttırmış, sofralardaki daimi yerini alarak insan sağlığının önemli bir koruyucusu olmuştur. Besin değeri oldukça yüksek olan zeytin, aynı zamanda yağıyla da sağlığa olan katkısını arttırmaktadır.
Sağlığa olumsuz hiçbir etkisi olmayan zeytinyağı, içerdiği antioksidanlar sayesinde kalp-damar hastalıkları ve kansere karşı da koruyucu bir etki gösterir. Özellikle günümüzde kalp ve damar şikayetlerinin çoğalması, bu mucizevi besinin insan sağlığı açısından önemini daha da artırmaktadır. Allah zeytinle ilgili olarak ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
“Sizin için gökten su indiren O’dur; içecek ondan, ağaç ondandır (ki) hayvanlarınızı onda otlatmaktasınız. Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır.” (Nahl Suresi, 10-11)
Besin Kaynağı: Zeytinyağı
Son yıllarda yapılan araştırmalar, zeytinin yalnızca lezzetli bir gıda değil, bunun yanında yüksek kaloriye sahip önemli bir besin kaynağı olduğunu da ortaya koymuştur. Zeytinin yanı sıra zeytinin yağı da, önemli bir besin kaynağıdır. Kuran’da zeytin ağacının yağına şu ayetle dikkat çekilmiştir:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu Kendi nuruna yöneltip-iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, herşeyi bilendir.” (Nur Suresi, 35)
Yukarıdaki ayette “mubareketin zeytunetin” ifadesiyle, zeytin “bereketli, kutlu, uğurlu, sayısız yarar sağlayan” anlamlarına gelen mübarek sıfatıyla nitelendirilmiştir. “Zeytuha” ifadesiyle bildirilen zeytinyağı, tüm katı yağların aksine, tüm uzmanlar tarafından başta kalp ve damar sağlığı için olmak üzere en çok tavsiye edilen yağ türü olarak bilinmektedir. Zeytinin ve zeytinyağının sağlık açısından faydalarını şöyle sıralayabiliriz:
Kalp ve Damar Sağlığı Üzerindeki Faydaları:
Zeytin ve zeytinyağının içinde yağ asitleri bulunur. Bu asitlerin çoğu vücut için zaruri olan tekli doymamış omega-6 (linoleik asit) yağlarıdır. Tekli doymamış yağlar kolesterol içermezler. Bundan dolayı zeytinyağı diğer yağların aksine kandaki kolesterol oranını yükseltmemekte, tam tersine kontrol altında tutmaktadır.
Bu konuda yapılan çalışmalarda, 1 hafta boyunca her gün yaklaşık 2 yemek kaşığı doğal zeytinyağı tüketen insanların kolestrol düzeylerinde son derece olumlu sonuçlar elde edilmiştir… Antioksidanlar, vücudumuzdaki zararlı maddeleri etkisiz hale getiren ve hücrenin tahrip edilmesini engelleyen son derece önemli maddelerdir. Düzenli zeytinyağı kullanan insanlarda yüksek antioksidan seviyeleri izlenmiştir. Ayrıca zeytinyağının kalp hastalıklarını önlediği pek çok araştırma ile de tasdik edilmiştir.
Read entire article.
Oca 05 2009
1. Elektromanyetik radyasyonun canlılar üzerindeki etkileri nelerdir?
RF elektromanyetik dalgalarının foton enerjileri, atomları ve molekülleri iyonlaştıracak
düzeyde değildir. Elektromanyetik radyasyonun göreceli olarak düşük frekanslı biçimleri
olan görünen ışık, kızılötesi radyasyon ve RF dalgalar iyonlaştırıcı olmayan radyasyona
örnektir.
Ortamdaki iyonlaştırıcı olmayan elektromanyetik dalgaların etkisinde kalma sonucunda
canlılarda iki tür etki oluşabilir: Isıl etkiler ve ısıl olmayan etkiler.
Isıl etkiler, vücut tarafından yutulan elektromanyetik enerjinin ısıya dönüşmesi ve vücut
sıcaklığını arttırması olarak tanımlanır. Bu sıcaklık artışı, ısının kan dolaşımı ile atılarak
dengelenmesine dek sürer. Cep telefonları gibi RF kaynaklarının sebep olabileceği
sıcaklık artışı gerçekte çok düşüktür ve büyük olasılıkla vücudun normal mekanizmaları
ile kolayca etkisizleştirilebilir. Cep telefonu ile beyinde oluşabilecek sıcaklık artışı
ortalama 0,1∞C dolayındadır [11].
Isıl olmayan etkilere bağlı olarak RF dalgaların etkili olduğu iddia edilen bozukluk ve
hastalıklar arasında beyin aktivitelerinde değişiklikler, uyku bozuklukları, dikkat
bozuklukları, baş ağrıları bulunmaktadır. Ancak bu riskler çok yüksek deneysel dozlar ve
sürelerde geçerli olabilir ve cep telefonları gibi kullanımlar için geçerli değildir.
Yüksek enerjili iyonlaştırıcı elektromanyetik dalgalar, DNA ve genetik malzemeyi
kapsayan biyolojik dokuda hasara yol açabilen moleküler değişikliklere yol açabilirler.
Bu etkinin olabilmesi için dokunun x-ışınları ve gama ışınları gibi yüksek enerjili
fotonlarla etkileşmesi gerekir.
Oca 01 2009
Mantar Hastalığının Tedavisi
Bir çok kişide rastlanan mantar hastalığının artık tedavisinin bulunduğunu ve mantarın eski dönemlerde olduğu gibi korkulacak bir hastalık olmadığını belirten Uzman Doktor Rıdvan Özyıldırım, ağız yoluyla alınan ve kan yoluyla tırnağın altına nüfuz ederek mantarları öldüren ilaçların bulunduğunu belirtti.
Mantar hastalığının tedavisinin mümkün hale geldiğini dile getiren Dr. Rıdvan Özyıldırım, “Tırnaklarımızda beyaz-sarı renk değişikliği, kalınlaşma ve kırılma ile kendini gösteren tırnak mantar hastalığı da oldukça yaygın olarak görülür. Bundan yalnızca 10 yıl önce ayak ve tırnak mantar hastalıkları gibi inatçı hastalıkların etkili bir tedavisi yoktu. Ancak günümüzde ağızdan alınarak kan yoluyla tırnağın altına nüfuz edebilen ve mantarlar üzerinde öldürücü etkisi olan ilaçlar bulunmaktadır” dedi.
Mantarların, deride ve tırnakların altında çoğalan ve ancak mikroskopla görülebilecek küçük organizmalar olduğunu dile getiren Rıdvan Özyıldırım, mantarların üremek için sıcağa ve neme gereksinimi olduğunu anlattı.
Pişiklerin, ayakkabı vurmasının, suyun, deterjanın, sentetik giysinin ve çoraplara bağlı tahrişlerin de ayaklarda mantar hastalığı gelişmesi için uygun zemin hazırladığını vurgulayan Özyıldırım, “Ayak mantar hastalığı, ayak parmakları arasında kaşınan ve acıyan deri ile kendini gösterir. Ayak derisi soyulur ve yüzey açık hale gelir. Mantar bulaşmış kısımlar ya da ara bölgeler genellikle beyaz renkli ve sulantılıdır. Ayaklar sıklıkla terli ve kokuludur. Tırnak mantar hastalıkları, genellikle el ya da ayağın bir ya da iki tırnağında başlar. Daha sonra bütün tırnaklara yayılabilir. Hastalığın erken dönemlerinde normal sağlıklı pembe renk kayboldukça, tırnağın dış köşesi hafif sarılaşır. Hastalık yayıldıkça tırnak sertleşir ve şekil değiştirir. Hastalıklı mantarlı doku zayıflar ve kolaylıkla kırılır. Tüm tırnak, dokunulmaya karşı hassastır ve ayakkabı hatta çorap giymek bile acı verir. Tırnak gevşeyebilir ve deriden ayrılabilir, hatta düşebilir. Tırnakları kesmek ve tırnak cilası sürmek işe yaramaz. Hastalığı yenmenin tek yolu tıbbi yardım almaktır” diye konuştu.
Mantar hastalığından korunmak ve kurtulmak için neler yapılması gerektiğini de anlatan Özyıldırım, “El ve ayaklar, özellikle de parmak araları sürekli temiz ve kuru tutulmalıdır. Sentetik ya da yün çoraplar yerine yüzde 100 pamuklu çorap giyilmelidir. Mantar hastalığına yakalandığınızı düşündüğünüzde ise hemen önlem alın. Doktorunuza başvurun. Sorunu göz ardı etmek sadece her şeyi daha da kötüleştirecek ve çok uzun sürecek tedavilere yol açacaktır” şeklinde konuştu.
Tedavi edilmeyen ayak ve tırnak mantar hastalıklarının vücudun diğer bölgelerinde de görülebileceğini söyleyen Özyıldırım, ayak ve tırnak mantarının çoğunlukla ağızdan alınan ilaçlarla tedavi edilebileceğini belirtti. Tedavi sırasında da ilacın doktorun önerdiği gibi düzenli kullanılmasını öneren Özyıldırım, doktor kontrollerinin de ihmal edilmemesini istedi.
İHA
Ara 30 2008
Pasif içicilik kanser riskini artırıyor
Uzmanlar, pasif içiciliğin akciğer kanseri riskini yüzde 40 artırdığını açıkladı.
Hacettepe Üniversitesi (HÜ) İç Hastalıkları ve Medikal Onkoloji, Kanser Epidemiyolojisi Bilim Uzmanı Prof. Dr. İsmail Çelik, ‘Çevresel tütün dumanına maruz kalmanın, sigara içmeyenlerde akciğer kanserini yüzde 30-40 artırdığını’ belirtti.
Çelik, dünyada her yıl 5 milyon kişinin tütünle ilgili hastalıklardan dolayı yaşamını söyledi.
Sigara kullanmayanların da özellikle evlerde ve iş yerlerinde tütün dumanına maruz kaldıklarına dikkati çeken Çelik, dünyadaki 1.5 milyar çocuğun yarısının pasif içiciliğe maruz kaldığını, Türkiye’de de bu oranın yüzde 80′lerde olduğunun tahmin edildiğini ifade etti. Çelik, ”Sigara, evlerin balkonlarında, mutfaklarında, halka açık mekanlarda ve özel taşıtlarda da içildiği sürece pasif içiciler risk altındadır” dedi.
Çelik, 19 Mayıs 2008′de yürürlüğe giren ”Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi ve Kontrolü Hakkında Kanun”la kapalı mekanlarda sigara içilmesinin yasaklanmasını desteklediklerini, kanunun kapsamının 2009 Temmuz ayından itibaren genişletilerek lokanta, kahvehane, kafeterya ve barlarda yasaklanmasıyla da sigara ile mücadelede önemli bir yol alınacağını bildirdi.
Her şeye rağmen sigara kullanımının azaltılması için yasakların yetersiz kalacağı görüşünü savunan Çelik, öncelikle kişinin sigarayı bırakmaya karar vermesi gerektiğini söyledi. Çelik, sigarayı kendi iradesi ile bırakma oranının yaklaşık yüzde 1-2 olduğunu vurgulayarak, sigara bırakma sürecinde uzman doktorlardan yardım alınması gerektiğini söyledi.
‘HER YIL 160 BİN ÇOCUK KANSERE YAKALANIYOR’
Çelik, pasif içicilikten korunmak için hiçbir havalandırma yönteminin yeterli olmadığına, tütün dumanının, kısa süreli havalandırmayla odadan çıkmadığına, eşyalara, duvarlara, giysilere ve tene işlediğine dikkati çekerek, şunları kaydetti:
”Pasif içicilik, özellikle çocuklarda astım, zatürre, kulak iltihabı gibi hastalıkların görülme oranını artırmaktadır.
Dünyada her yıl 160 bin çocuk kansere yakalanmaktadır ve bunların 90 bini yaşamını yitirmektedir. Bu çocukların çoğu, sigara bağımlısı değil, pasif içicilerdir. Alınacak önlemlerle bu sayının yüzde 80′i kurtarılabilir.
Akciğer kanserlerinin yüzde 90′ı tütünle bağlantılı. Her yıl 40 bin kişi akciğer kanserine yakalanıyor. Herkese sesleniyoruz. Tütün mamulleri kullanmayın. Çocuklarınızı, bebeklerinizi ve gençleri pasif içicilikten koruyun.”
Türkiye’de sigaraya başlama yaşının 11′e düştüğünü, gençlerin ve çocukların yüzde 30′unun sigara içtiğini, gençlerin ve çocukların yüzde 80-90′ının ise özellikle evlerinde sigara dumanına maruz kaldığını dile getiren Çelik, çevresel tütün dumanının ciddi bir kanserojen olduğunu vurguladı.
Çelik, çevresel tütün dumanının, ana akım ve yan akım olmak üzere ikiye ayrıldığını belirterek, ”Ana akım, sigara içicisinin soluduğu duman, yan akım ise sigaranın yanan ucundan çıkan dumandır. Bir sigaradan ortama saçılan dumanın büyük çoğunluğu yan akımdan oluşmaktadır. Bazı kanser yapıcı maddelerin miktarı da yan akım dumanda ana akıma göre 10-200 kat daha fazladır. Çevresel tütün dumanına maruz kalma, sigara içmeyenlerde akciğer kanserini yüzde 30-40 arttırmaktadır” diye konuştu.
Sigaraya maruz kalan genç kadınlarda meme kanseri riskinin de arttığına dikkati çeken Çelik, ”Menopoz öncesi kadınlarda meme kanserine yakalanma riski 2,6 kat daha fazladır. Az ama devamlı sigara dumanına maruz kalan kadınlarda 50 yaşına kadar meme kanseri olma olasılığı yüzde 60′lara ulaşmaktadır” dedi.
‘EVDE SİGARA KULLANIMI ARTTI’
Çelik, kapalı mekanlarda tütün mamullerinin yasaklanmasıyla, kullanıcıların ev ortamında sigara içmeye yönelme riski taşıdığını belirterek, ”Sigara bağımlıları, dış ortamdaki baskıya karşı gelemeyip, evde yakınlarına bu baskıyı kurarak yanlarında sigara içmeye yönelebilirler. Ebeveynleri böyle davranmamaları noktasında uyarıyoruz. Eşlerinizin ve çocuklarınızın sağlığıyla oynamayın. Dışarıda sadık kaldığınız yasaklara evinizde ve arabanızda da uyun” uyarısında bulundu.
Yasakların ardından bağımlıların büyük bir kısmının gün içerisinde daha az sigara içtiğini, eve döndükten sonra ya da özel aracına bindiğinde sigara tüketimine yöneldiğini gözlemlediklerini ifade eden Çelik, şunları söyledi:
”Yasaktan sonra, bağımlıların çoğunluğu iş saatlerinde eskisine göre daha az sigara içmeye başladı. Bu çok önemli bir başarıdır. Ancak, eve döndüklerinde gün içerisinde ihtiyaç duydukları nikotini alabilmek için daha fazla sigara içiyorlar. Soğuk havanın da etkisiyle ev ya da özel araçları içinde sigara içerken ailenin diğer bireylerine de daha fazla zarar veriyorlar.
Tiryakilerin, en sevdikleri kişilere ölümcül olabilecek bir zarar verdiklerinin farkında olmaları ve dışarıda uydukları yasağı eve de taşımalarına özen göstermeleri gerekiyor. Bu hem yakınlarına zarar vermelerini engelleyecek hem de sigarayı bırakmalarına yardımcı olacaktır. Bu nedenle, sigara yasağına evde de uyulmalı.”
Ara 30 2008
KİVİNİN YARARLARI NELERDİR?
Prof. Dr. Karadeniz, kivinin, bol miktarda C vitamini içerdiğine işaret ederek, “Öyle ki 100 gram kivi meyvesinde 400 miligrama kadar varan C vitamini bulunmaktadır. Ayrıca, bir insanın günlük A vitamini ihtiyacı 1.75 gram olup, yaklaşık 70 gram kivi meyvesinde bu miktar bulunmaktadır. Kivi turunçgillerden 4-6 kat, elmadan ise 40-50 kat daha fazla C vitamini içermektedir. Yetişkin bir insanın günlük C vitamini ihtiyacı 60 miligram olduğu düşünüldüğünde, bir adet kivi bu ihtiyacı rahatlıkla karşılamaktadır” dedi.
Kivi meyvesinde proteinler ve çok sayıda mineral tuzlar bulunduğunu belirten Karadeniz, “Kivi suyunda bulunan bazı maddelerin kansere neden olan bileşiklerin oluşumunu önlediği bildirilmektedir. Kivi suyunun, astım ve öksürüğün tedavisinde nefes açıcı özelliğinden yararlanılmaktadır” dedi.
Ara 03 2008
Stresten Uzak Kalmanın Yolları
Uzmanlar, stresten uzak durmak isteyen öğrencilerin kahvaltılarını ihmal etmemeleri gerektiğini söyledi.
Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Oğuz Kutlu, bazı yiyeceklerin kişileri strese karşı daha duyarlı hale getirebildiğini belirterek, ”Stresten uzak durmak isteyen öğrencilere sabah kahvaltısını ihmal etmemelerini, bol su içmelerini öneriyoruz” dedi.
Yrd. Doç. Dr. Kutlu, aşırı stresin öğrencilerin doğru karar vermelerini, zihinsel etkinliklerini üst düzeyde ve verimli olarak sürdürmelerini engellediği, stresli öğrencilerin bildiklerini de unuttuğunu ifade etti.
Stres, öğrenme ve beslenme arasında önemli bir ilişki olduğunu kaydeden Kutlu, ”Aslında belirli bir düzeyde stres, performans açısından olumludur. Ancak yüksek stres düzeyi, öğrenmeyi güçleştiren biyokimyasal maddelerin ortaya çıkmasına neden olduğu için belleğe zarar veriyor” diye konuştu.
ANNELERE BÜYÜK GÖREV DÜŞÜYOR
Kutlu, stresin önlenemeyeceğini ancak kontrol edilebileceğini belirterek, ”Stres kontrolünde, uygun beslenme, stres oluşturan duygu ve düşünceleri yakınlarla paylaşma, zamanı iyi kullanma, ders çalışma ve öğrenme becerilerini geliştirme ile düzenli spor yapma teknikleri kullanılabilir” dedi.
Kutlu, öğrencilerin eğitim sürecinde yaşadığı stresin beslenme konusunda uygulanacak yöntemlerle dengelenebileceğini, bu konuda annelere büyük görev düştüğünü söyledi.
Bazı yiyeceklerin kişileri strese karşı daha duyarlı hale getirebildiğini ifade eden Kutlu, şöyle konuştu:
”En önemli stres artırıcı madde kafeindir. Kafein metabolizmayı hızlandırır, yüksek düzeyde uyanıklık ve hareketliliğe yol açar. Ihlamur, ada çayı, nane ve papatya gibi bazı bitki çaylarının normal çayın yol açtığı uyarılma durumunun tam aksine sakinleştirici etkisi var. Vitamin eksikliği de strese yol açar. Stresli zamanlarda sinir sisteminin ve iç salgı sistemlerinin düzgün çalışmasını sağlamak için özellikle bazı vitaminlere çok fazla gereksinim duyulur. Bu vitaminler C vitamini ve B-kompleks vitaminleridir. B-1, B-5 ve B-6 vitaminlerinin eksikliği, kaygı reaksiyonları, depresyon, uykusuzluk, kalp ve damar zayıflıklarına yol açar. Vitaminlerin eksikliği, stres yaratan faktörlere toleransı ve bunlarla mücadele etme becerisini düşürür.”
‘BOL SU TÜKETİN’
Yrd. Doç. Dr. Kutlu, su tüketiminin stres kontrolünde en etkili yöntemlerden olduğunu ifade ederek, ”Her öğrenci çalışma masasında en az 1,5 litrelik pet şişede sürekli su bulundurmalıdır. Az su alınması öğrencileri tembel, bezgin ve uyuşuk yapar. Havuç, beyin metabolizmasını canlandırır. Seratonin maddesi içeren lahana, kırmızı çiğ biber, muz ve çilek, stresin kontrol altına alınmasında etkilidir” dedi.
Kutlu, ayrıca stresin azalmasında en önemli faktör sabahları iyi bir kahvaltı yapılması olduğunu belirterek, ”Stresten uzak durmak ve okul başarısını yakalamak isteyenlere altın öğün olan sabah kahvaltısını ihmal etmemelerini öneriyoruz. Anneler de bu konuda denetleyici ve yönlendirici olmalı” diye konuştu.
Ara 03 2008
Sigara Alışkanlığı Genetik Olabilir mi?
Ebeveynleri erken yaşta sigara tiryakisi olan gençler sigara içmeye daha eğlimli.

ABD’de yapılan bir araştırmada, ebeveynleri erken yaşta sigara tiryakisi olan gençlerin sigara içmeye daha eğilimli oldukları ortaya çıktı.
Health Psychology adlı bilimsel yayında yer alan ve Indiana Üniversitesi’nde uzun yıllardır yapılmakta olan araştırma, sigara alışkanlığının genetik ve çevrenin etkisine göre şekillenen bir alışkanlık olduğu yönündeki daha önce yapılan araştırmaların üzerine yeni bulgular ortaya koydu.
Indiana Üniversitesi Sigara Araştırması projesinin direktörü Jon Marcy yayımladığı açıklamada, araştırmalarında sigaraya erken yaşlarda başlayan ve uzun dönemde tiryaki gibi sigara içenlerin, bu kötü davranışlarını bir sonraki nesle taşımakta büyük aday oldukları bulgusunu elde ettiklerini kaydetti.
Jon Marcy, ailelerin uygulamaları, evde sigara bulunması ve ailelerin tütün tüketimi konusundaki tutumları gibi çevresel etkenlerin de önemli olduğunu belirterek, sigaranın aile temelli önlenmesi programlarında bunların etkili bir kamu sağlığı gereği biçiminde anlatılması gerektiğine işaret etti.
Indiana Üniversitesi’nin 28 yıl süren ve bu alandaki en uzun süreli araştırmasında, araştırmacılar, Indiana eyaletinin Monroe bölgesindeki lise ve ortaokul öğrencilerinden 1980′lerden beri veri topladılar.
Kas 26 2008
Prostat Kanserinde Et ve Süt Riski
Fazla et ve süt tüketiminin prostat kanseri riskini artırabileceği ortaya kondu.

İngiltere’de yapılan son araştırma, fazla et ve günlük süt ürünü tüketiminin prostat kanseri riskini artırabildiğini ortaya koydu.
Oxford Üniversitesi ekibinin 9 bin erkek üzerinde yaptığı 12 araştırmaya göre, et ve günlük süt ürünleri tüketimi, hücrelerin büyümesini sağlayan ensülin benzeri Growth Factor-1 (IGF-1) hormonunun seviyesini yükseltebiliyor.
Kanlarında yüksek oranda IGF-1 bulunan erkeklerin prostat kanserine yakalanma olasılığının, diğerlerine göre yüzde 40 oranında fazla olduğunu belirleyen araştırmacılar, çok miktarda et ve günlük süt ürünü tüketenlerde IGF-1 seviyesinin yüzde 15 oranında yüksek olduğuna tanıklık etti.
Araştırmanın başında bulunan Dr. Andrew Roddam, IGF-1 seviyesinin yüksek olmasının sadece prostat kanseri riskini artırmakla kalmadığını, aynı zamanda tümörlerin yayılması riskini de çoğalttığını belirtti.
Çocukların ve gençlerin gelişiminde kilit rol oynayan IGF-1, yetişkinlerde hücrelerin büyümesi ve gelişimini düzenlemekle kalmıyor, ayrıca doğal yaşam döngülerinin sonuna gelen hücrelerin ölümüne engel oluyor.
Kas 26 2008
Çocuk Odalarındaki Teknolojinin Zararları
Odasında bu ürünlerden bulunan çocuk, uyumak yerine onlarla vakit geçirdiği için kalp hastalığı riski artıyor.
Amerikan Kalp Derneği, odalarında teknolojik ürün bulunan çocukların, bunlara çok vakit ayırmaları ve iyi uyuyamamaları nedeniyle kalp hastalıkları riskinin arttığı uyarısında bulundu.
Ailelerinden ve okuldaki arkadaşlarından gördükleri ya da sahip olduğunu anlattıkları dijital cihazları isteyen çocuklar, kısa sürede odalarını teknoloji mezarlığına çeviriyorlar ve söz konusu cihazlar dolayısıyla çocuklar sağlıklı uyuyamıyorlar.
Amerikan Kalp Derneğinin hazırladığı raporda, 13-16 yaş arası çocukların günde 6,5 saatten az uyuması halinde, onları gelecekte yüksek tansiyon gibi sorunlar beklediğine dikkat çekildi.
Raporda, çocukların bu sorundan kurtarılması için yatak odalarındaki teknolojik istilanın durdurulması isteniyor. Bunun için ailelerin, çocuklarının yatak odalarından; bilgisayar, bilgisayar oyun konsolları, cep telefonları ve mp3 çalarlar gibi cihazları uzaklaştırmaları gerekiyor.
Araştırmaya göre, çocukların büyük bölümü, 8-9 saatlik uyku yerine geç saatlere kadar ya da gecenin bir yarısı kalkarak televizyon izliyor, müzik dinliyor veya arkadaşları ile mesajlaşıyor ve vücudun ihtiyacı olan uykuyu alamıyor.
Minnesota Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümündeki bazı araştırmacıların raporuna göre de odalarında televizyon bulunan çocuklar, bulunmayanlara göre daha çok abur cubur tüketiyor ve daha az fizik kültür aktivitesinde bulunuyor.